Genel

Güle Güle Hasan Amca

Kara haber tez yayılırmış, dün öğrendik ki Hasan Amcamız bizi arkada bırakmış. 10 bin kilometre öteden ciğerimiz yandı. Demek ki sevginin, saygının, özlemin, üzüntünün hududu yok.

Pandeminin ikinci yılıydı, aylardan temmuzdu…

Eylül’de Pekin’de doktoramın ilk yılı başlayacaktı ancak pandemiden dolayı Çin’e girişlere izin verilip verilmeyeceğini bilmiyorduk.

Sevgili eşimle bir karar vermemiz gerekiyordu, ya Kadıköy’deki rutinimize devam edecektik ya da en az 6 ay belki bir yıllık bir yer bulup İstanbul’dan uzaklaşacaktık.

Pandemi, ülke, şehir bizi yormuştu, sığınacak bir yer arıyorduk…

Adalardan başladık, baktıkça içimiz açılıyordu, ancak kira süreleri bizim takvimimize uymuyordu. Derken çocukluğumda ufak tefek de olsa izleri olan Enez geldi aklıma…

Sevgili dayıma sordum: ‘dayıcığım biz bir süre Enez’de sizin yazlıkta kalabilir miyiz?’ Dayım ve yengem tereddütsüz ‘kendi eviniz gibi’ dediler… Topladık bavulları, kapattık İstanbul defterini…

Enez, Türkiye’nin en batısında, Yunanistan sınırında ufacık bir kasaba… Bir yüzü dalyan gölüne öteki yüzü Meriç’in soğuk suyuna bakar. Tepeden Ege’yi selamlar, iki yakasını birleştirir.

İşte o Enez’de tanıştık Nursel Teyze ve Hasan Amcayla…

Bu iki güzel insan Yunanistan’da yaşan Türk azınlıktandır. Dayımların yazlığın da kapı komşularıdırlar. Bir ayakları orda bir ayakları burdadır.

Ben şanslı bir cocuktum, evimizden yokluk eksik olmasa da annem ve babamın sevgisi doldururdu her yeri… Hayatımda annem ve babamdan sonra, belki onlardan bile, daha uyumlu bir çifti ilk kez görmüştüm. Birbirini tamamlayan iki muazzam eş… Nursel Hasan.

Nursel Teyze evi temizlerken Farid Farjad dinleyen, ansiklopedi gibi bir kadındır. En ufak konudan, en derin sohbete şaşırtan bilgisi ve güçlü duruşuyla etkileyemeyeceği kimse yoktur.

Hasan Amca, ah, Hasan Amca! İlk tanıştığınızda size ‘aksi bir bunak’ hissi verirdi. Sert, acımasız, dik duruşlu… Ama ah bir tanısanız..

Marangozdu, ne marangozu be! Marangozların şahı. Çocuktum, yazlığın mutfak dolaplarını yapmıştı, eşek kadar oldum, evlendim, geri gittim hala aynı dolaplar, daha da sağlam duruyor! Zamana karşı koyabilen tek şey emektir. Hasan Amca emekçiydi.

Bir gün sordum: ‘Ya Hasan Amca neden bu kadar sağlam yapıyorsun, daha az sağlam yap, yeni iş çıksın!’. Bana mahallesinde dolaplarını yaptığı yaşlı kadını anlattı, her gün işe giderken camdan bakarmış o dolaplara. ‘Evlatcağazım, istesek de öyle yapamayız’ dedi. Yapamazdı.

Yine günlerden bir gün birine nedense bir şey anlatıyorum: ‘çocukken sahilde ahtop yakalarlardı, biz de oynardık onunla’… Hasan Amca, yalana, yanlışa susacak adam değildi. ‘Evlatcağazım burası kumdur, burada ahtapot olur mu?’..

-Öyle hatırlıyorum Hasan Amca,
-Olmaz, bir hata var.

Bir tarihçi olarak bundan güzel ders alamazdım: söylenenleri, yazılanları, gerçekle sınamak lazımdır.

Hasan Amca’nın aksiliği de buradan gelirdi. Şövalye ruhlu idi. Bildiğini sakınmaz, söyleyecek ortam yoksa orda durmazdı. Bazen, ben de yalnız bir adam hissi uyandırırdı, yalnızlığının sebebi haksızlığa karşı durmasındandı.

Türkiye siyaseti açılınca, açıktan konuşmaz, susardı, sustururdu. Belki’de Yunan’da yalnız kalmalarındandı… Ama açıldı mı özel sohbetlerinde siyasetin dibine vururdu. Yunan’da da oyunu attığı yeri söyleyince çok şaşırmıştık.

O ‘aksi’ duran adamın içinde küçücük bir çocuk vardı. O çocuk ortaya çıktı mı, eğlencesi artar, her sohbetten bir şey öğrenmeye çalışan bir adama dönüşüverirdi.

Eğer Enezdeyse, Fener maçını beraber izlerdik. Hasan Amca iyi Fenerliydi…

Bir gece, kış mı bahar mı, hatırlamıyorum. Heryer ıssız. Bomboş sahil, gökyüzü denize vurmuş, yıldızlar karşımızda yüzüyorlar. Esra bahçeye çıktı yürümeye, tam hatırlamıyorum bir şeyler oldu, köpeklerimiz mi havladı, neyse artık: Hasan Amca koşarak çıktı dışarı, ‘kızcağazım iyi misiniz bir şey mi oldu’? O varsa bir şeyden korkmanıza gerek yoktu. Hasan Amca sığınılacak bir limandı. Ege ortadan yarılsa, o birleştirebilirdi.

Yunan’dan bize Barbayani getirirdi, siyah eski model mercedeslerini park ettikleri bahçede akşamları şarap içerdik. O bahçede ne pişerse, bize de bir lokma düşerdi. Paylaştıkça çoğalanlardandı Hasan Amca.

Evlerini yeni tadilata almışlardı. Bahçelerine Selanik’ten Atatürk’ün evinin önünden aldıkları Nar ağacını ekmişlerdi. Karı koca, yaz kış, yağmur kar demez Yunan’dan Enez’e gelir, inşaatı takip eder hayaller kurarlardı. İki kumru gibi şakırlardı birbirlerine..

Yunanistan’da Türk azınlığın soyadları yanlış hatırlamıyorsan dedelerinin adı olurmuş, anlatmışlardı unuttum. Nursel Teyze’nin soyadı Hasan idi. Biz onlara Nursel Hasan derdik.

Şimdi Hasan gitti, Nursel kaldı…

Biz Japonya’daydık, yengemler Enez’e gitmiş. Hasan Amca bizi sormuş, ‘çocukları tekrar görmek isterdim’ demiş, görüşemedik…

Güle güle Hasan Amca, her şarap kadehinde, denize düşen her yıldızda, her zıplayan balıkta, her barbayani içişimizde, her marangoz önünden geçişimizde, her haksızlığa karşı çıkışımızda seni hatırlayacağız. Güle güle.