Bu “Küçük Bey” Çok Tanıdık

Geçen gün tesadüfen rastlayıp okuduğum bir kitap hakkındaki görüşlerimi ve kitabın bana düşündürdüklerini sizinle paylaşmak istiyorum.
Kitabımızın künyesi şöyle; Soseki Natsume, Küçük Bey (Botchan, 1906), Çevirmenler; Mariko Erdoğan, Hüseyin Özkaya, Oğlak Yayıncılık, 2003, 173 s.

Küçük Bey; henüz yeni öğretmen olan bir gencin iç dünyasını dışa vuran, bizi bir başkasının hayatına taşıyan bir eser. Kitap, taşrada ufak bir kasabaya atanmasının ardından, çiçeği burnunda bir öğretmenin; kasabalılar, öğrenciler ve meslektaşlarıyla yaşadığı olayları, öğretmenin gözünden anlatan bir romandır. Prof. Selçuk Esenbel’e göre eser, baş karakterin iç dünyasını, yabancılaşmayı, kültürel farklılıkları yansıtan “watakushi shosetsu- Ben Roman” türünün bir örneğidir.
Doğrucu, dürüst ve kendinden emin kişiliği ile dikkat çeken kahramanımızın, taşrada karşılaştığı çıkarcı, hesapçı, yalancı, düzenbaz kişilerle olan mücadelesine ve kendi iç dünyasına odaklanan eser, temelde Japonya’nın Batılaşma-Modernleşme sürecinin bir boyutunu gözler önüne seriyor.

夏目漱石 Natsume Sōseki, kaynak: wiki jp.
Küçük Bey’in Düşündürdükleri
Hikâye, Prof. Esenbel’e Reşat Nuri’nin Çalıkuşu’nu anımsatsa da nedense (!) bana hep Yaşar Kemal’in Tenekesi’ni hatırlattı. Konu, 8500 km ötede, okyanusun ortasında, bizim dünyamızın öteki ucu Japonya’da geçmesine rağmen karakterler nasıl olur da bu kadar benzeşebilir? Diller, şiveler, gelenekler, giysiler, yemekler değişse de insanlar nasıl olur da bu kadar tanıdık olabilir…
Kitabı okurken, Yaşar Kemal dışında en çok hatırladığım diğer bir yazar ise Ziya Paşa’dır. Onun terkib-i bendleri ile savaş açtığı insan tipleri meğerse 1900’lü yıllarda Japonya’da da varmış. Nazım “Büyük İnsanlık” ı boşa yazmamış…
İster Rusya’da olsun ister Türkiye’de ya da Japonya veya Çin fark etmez; eğer konu Batılaşma-Modernleşme süreci ise bu ülkelerin romanlarında pek çok ortak nokta bulmak mümkündür. Yaşanan süreç, sancılar, kavgalar benzerdir; eski ile yeninin mücadelesidir. Oblamov ile can dostu Ştoltz’un -biri varken ötekinin varlığını sürdürememesi gibi (Potterhead’ler burada mı?), bilim ile köhne düşüncenin iğne iplikle birbirine tutturulması gibi; narin ve derin… Eskiye ağıtın, değişen insani değerlerin ve aynı zamanda insanın doğaya karşı büyük zaferlerinin hikâyeleri… Yaşananlar, yolların kısaldığı, zamanla önemsizleştiği; fakat aynı zamanda insanlar arasındaki mesafelerin de arttığı bir sıçrama dönemi kaosudur. Diyebilirim ki, eskinin yeni ile savaşı Batı’da -şimdilik- küçük artçılarla devam etse de Doğu hala bu ikilemi iliklerine kadar yaşıyor. Hele ki Türkiye’de ve Çin’de ve farklı bir boyutuyla Japonya’da. Bu, hiç bitmeyecek bir mücadeledir (tarihin sonucular burada mı), öyle olmasa 1906 yılında Japonya’da yazılan bir roman, 2023’de Türkiye’deki bir okuyucuyu bu kadar düşündürtür müydü?
Benim için, dünyanın neresinde olursa olsun, bu tür süreçleri en iyi özetleyen sözler İki Şehrin Hikayesi’nin başında bulunan ve Charles Dickens’a ait olanlardır ve kanımca hala geçerlidir (Didar Zeynep Batumlu çevirisiyle, İş Bankası Kültür Yayınları);
“Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık, hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem Aydınlık hem Karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu.”
Küçük Bey’i okurken Türk edebiyatından, Rus edebiyatına, Batı klasiklerine kadar daha önce okuduğum romanların pek çoğundan bir parça hatırladım, sanırım kitabı başarılı kılan da budur; son derece yerel bir konunun ve sıradan bir tipin, evrensel değerleri başarıyla tartışması ve çeviride kaybolmasına rağmen varlığı hissedilen iğneleyici bir mizah barındırmasıdır.
Çevirinin Sefaleti
Küçük Bey kolay okunan, içinde kendine has bir mizah barındıran bir kitap. Eser, Japonca’dan dilimize tercüme edilmesine rağmen bu mizah yukarıda yakındığım gibi çeviride iyi yansıtılamamış. Yine de tercümenin tercümesinden iyidir. Bu tip eserleri çeviren kahraman tercümanların her zaman başımızın üzerinde yeri vardır. Bu vesile ile şunları eklemeden geçemeyeceğim:
Türkiye’de Asya-Ortadoğu eserleri, Rus edebiyatı dışında -neredeyse- çevirinin çevirisidir. Arapça, Farsça çeviriler ise kültür ve tarih dairemiz düşünüldüğünde acınacak seviyededir; belki de bu tür işler iki dünyada da para etmediğinden, ya da alıcısı olmadığından, Arapçası mükemmel, Farsçası fevkalâde olan “ilim âlemimiz” ve “ulemâmız” bu işe pek bulaşmamıştır. (Prof. Mehmet Kanar vb. isimleri tenzih ederim.)
Japonca çevirilerin durumu daha iyi olmakla birlikte Çince çeviriler henüz yeni yeni ortaya çıkmaktadır; Çince eski çevirilerin neredeyse tamamı ise teorik tartışmalar üzerine olup, genelde Almanca ve İngilizce’den çevirinin çevirisidir. Yakın zamanda bu çevirilerde nicel artışlar olabilir ama hala Doğu’nun klasiklerinden yoksunuz ve nitelikli çeviriler için de en azından ben umutlu değilim. Belki birkaç kahraman çıkar ve bireysel çabalarıyla büyük işlere kalkışıp bazı önemli eserleri güzel Türkçemize kazandırırlar, kazandıracaklardır da ama esas olan kurumsallık, devamlılık değil midir? Kahramanlardan bahis açmışken, şunu atlamamak lazım; aksini söyleyenlere kulak asmayın, Asya’yı ayakta tutanlar kahramanlarıdır. Fikirse, yakın tarihimizde çeviriden ibarettir.
Kaybolmadan ve uzatmadan Küçük Bey’e dönelim, kitabın başında Prof. Esenbel tarafından yazılan “Natsume Soseki ve Çağdaş Japon Edebiyatının Doğuşu” adlı makale oldukça aydınlatıcıdır. Karmaşık ve zor bir dönem harika özetlenmiş ve her seviyeden okuyucu için doyurucu, merak uyandırıcı bir metin ortaya konulmuş. Bir çeşit kanundur, zor işleri kolayca yapmak ustalık, yetkinlik isteyen bir durumdur. Bilirkişi kendisini hemen belli eder… Bu yazıda da ilk göze çarpan budur. Hocanın ünü boşuna değilmiş. Japon edebiyatı meraklıları mutlaka bir göz atmalıdır.
Küçük Bey farklı ama bir o kadar da tanıdık bir hikâye, okumak isteyenlere güzel bir sonbahar okuması vaat ediyor.